Sanatsal Varoluş

1
81
sanat atakumonline

NEYDİ SANAT?

Sanatsal varoluş, varoluşun maddesel koşullarından oluşan bağımsız bir etkinlik olabilir, fakat uygarlık ve kültürün bütünleşmesine katkı sağlayan büyük bir unsurdur. Sanatçı, sanatını icra ederken duygularını, hayal gücü ile harmanlayıp, onu yaratıcılığı ile süsler. Kısaca sanat, hayal gücü ve duyguların yaratıcılık ile dışa vurumu dur.

Buna dâhil olan katılımcılar, sanatçının duygu ve düşüncelerini anlamaya çalışırken, aynı zamanda kendi içlerinde de bir yolculuğa çıkar. Bu içe bakış eyleminin sonunda ise kendilerini keşif adına ve yaratıcılıkları açısından, büyük bir adım atılmış olur. Gelişim, her bireyin aslında kendi içinde başlar. Sanat ise bu gelişimi tetikleyici ve besleyici bir unsurdur. Yani sanatın, bilimi, kültürü ve toplumu geliştirildiği açıktır. Aslında sanat tüm bunlardan daha da ötedir ki, bu benim şahsi fikrimdir. Bence sanat kâinattır. Bir varoluştur.

KÖR OLUŞ

Sanat bu kadar her şeyken, neden sarılmak yerine sırtımızı döneriz? sanatsal varoluş,En son ne zaman bir heykeli seyrettik ya da en son ne zaman bir tabloyu anlamaya çalıştık? Bunu sorgulamayız. Ne kadar kaçsak ta sanattan, yine dönüp dolaşıp ona sığınırız.

Sanattan tamamen uzak bireyler bile radyoda ya da herhangi bir yerde, çalan bir şarkıya bırakıyor kendini. Kendini bulur insan bazen, ya da bazen, sarılıp, sığınıp, saklanır sanata. Aslında bu kadar iyi gelen bir şeyden kaçmak niye? Neden koymazlar hayatlarının merkezine veya yaşamlarının bir köşesine. Sizinle bir alıntı paylaşmak istiyorum…

GERÇEK BİR HİKAYE

sanat atakumonline

Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir yeraltı treni istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca 6 Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider…


Kemancı çalmaya başladıktan ancak 3 dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.

Kemancı ilk 1 dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.
Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.


En fazla dikkatle duran ise 3 yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.


Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hâkim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.


Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı…


Bu gerçek bir hikâyedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler şunlardı: Sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz?

Sanat

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise; dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa başka neleri kaçırıyoruz acaba? Bu hayatı kaçırma alışkanlığımızın kaynağı ise, sanat alışkanlığımızın olmamasından kaynaklanmaktadır. Oysa ‘’ Sanatsız kalan bir milletin, hayat damarlarından biri kopmuş demektir ’’ demiş, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk. Canım atam. Yine iyimser düşünmüş. Peki ya ne olurdu sanatsız bir toplum?

KATİLLER, TECAVÜZCÜLER, HIRSIZLAR

Sanatı hayatımızın bir parçası yapmadığımız için kaçırıyoruz hayatı.Sanatsal varoluş Fark edemiyoruz çevremizde ki güzellikleri. Dokunduğumuz şey, aslında tamamen bir sanat eseri olsa dahi, gereken önemi ve özeni göstermiyoruz. Bir ağacın yaprağında ki tasarım sanatını göremiyoruz mesela. Hemen kesiyoruz onu bencil ihtiyaçlarımız için. Kadının bedeni değil, aslında ruhunun bir sanat eseri olduğunu göremiyoruz. Bir bebeğin eşsizliğini fark edemiyoruz mesela. Belki de bu yüzden var tecavüzler.

Kum tanelerine baktınız mı hiç büyüteçle, çevreyi kirletmeden? Mona Lisa tablosuna domates atmaktan farkı ne? Sırf bankada ki hesaplarınız, birkaç basamak daha fazla olsun diye bu toplumun maddi kaynaklarını tüketmeden, üzerinize geçirmeden, dokundunuz mu hiç tarihi burçların taş duvarlarına?

Yüzdünüz mü ırmaklarında bu toprakların ya da çıktınız mı yaylalara? Hayır yapmadınız. Çünkü sanat olsaydı hayatınızda bir parça tecavüz etmezdiniz, ağaç kesmezdiniz, hayvanları öldürmezdiniz, çevreyi kirletmezdiniz, haksız kazanç sağlamazdınız, kötü ya da kötülüğe hizmet eden hiçbir eylemde bulunmazdınız. Çünkü sanat olsaydı hayatınızda bir parça, içinizde iyi ve güzel olan ufak parçanızı yaşatmaya yeterdi.

SANATIN IŞIĞI

En ağır darbelerinizi vursanız da acımasızca, öldüremeyeceksiniz sanatı. Çünkü sanat her şey ve her yer. Onu görmezden gelerek ve yok etmeye çalışarak, aslında katiller ve tecavüzcüler yaratıyorsunuz. Belki de, bunu da biliyorsunuz. Karanlıkta zapt etse de kötülük her yeri, gün gelir, o ışıkları yakar birileri ve kötülük, arar kaçacak deliği. Sizce?

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here